Cuma sohbeti

AĞLAYAN KOMUTAN


Çerçeveli Tablo Modeli
Mehmet Akif anlatıyor:
Her sabah Sultan Ahmet Camiine erkenden giden bir zat vardı. Mihrabın bir kenarında saçı-sakalı bembeyaz olmuş bu ihtiyar adam, ümitsiz bir şekilde durmadan ağlıyordu. Nihayet bir gün yanına sokuldum:
– Muhterem, dedim. Allah’ın rahmetinden bu kadar ümitsizlik olur mu? Niye bu kadar ağlıyorsun? Bana:
– Beni konuşturma. Kalbim duracak, dedi.
Çok ısrar edince anlattı:
– Ben Abdülhamid devrinde bir binbaşı idim. Anam-babam vefat edince sadarete bir dilekçe gönderdim. Dedim ki “Mallarımız, gayrimenkullerimiz var. Bunların bir nezaretçiye ihtiyacı vardır. Kabul buyurulursa istifa etmek istiyorum”.
Sadaret benim dilekçemi padişaha göndermiş. Bana doğrudan doğruya bir yazı geldi. “İstifa kabul edilmedi” deniyordu.
Ben bir daha gönderdim. Yine aynı cevap geldi.
Bizzat huzura çıkıp şifahi görüşmek istedim. Ben bu cehalet ile padişahın huzuruna çıktım:
– Sultanım, istifamın kabulünü istirham edeceğim. Durumumuz budur, dedim. Derin derin biraz düşündü. İstifa etmemi istemiyordu. Yüzünden belli idi. Israrıma da dayanamadı. Öfkeli bir edayla, elinin tersi ile:
– Haydi! İstifa ettirdik seni, dedi.
Ben dönüp işimin başına geldim.
Gece mana âleminde orduların teftiş edildiğini gördüm. Rasulüllah Efendimiz (s.a.v.) Yıldız Sarayı’nın önünde duruyordu. Bütün Türk ordusunu teftiş ediyordu. Osmanlı padişahlarının ileri gelenleri orada idi. Abdülhamid edeple Fahri Kâinat Efendimiz’in arkasında duruyordu.
Derken benim birliğin geldi. Başında kumandan olmadığı için darmadağınıktı.
– Nerede bunun kumandanı? Diye sordular.
– Ya Rasulüllah çok ısrar etti, istifa ettirdik, dedi. Rasulüllah (s.a.v.) da:
– Senin istifa ettirdiğini bizde istifa ettirdik, buyurdular.
Ben ağlamıyayım da kim ağlasın?
CUMANIZ MÜBAREK OLSUN

TEPEKENTTE KIŞ

 

Tepekentefb_img_1483003901397 son yılların en güzel kışı yaşanıyor aralıklarla devam eden kar yağışı yaklaşık 16 günüdür devam ediyor rahmet bol kar bol bereketli olsun inşallah hemşerilerimizin çekmiş olduğu birkaç resim ekliyelim

 


fb_img_1482994381475

Sitemiz kaldığı yerden devam

Tepekenti değerli insanları sitemiz yeniden aktif hale gelmiştir tepekente dair ne varsa buradan takip edebilirsiniz

Son Dakika Konya

  • fb_img_1483039923401

Konyada Okullar Tatil edildi

KONYA’DA OKULLAR TATİL EDİLDİ
– Yarın (30.12.2016) yoğun kar yağışı ve aşırı buzlanma nedeniyle ilk ve orta dereceli bütün okullarda tatil edilmiştir… daha fazla KONYA için bizi takip edin!fb_img_1483039151998

Mehmet Akif Ersoy’dan yeni yıl mesajı !!

3c582fd500722d3da499

Ya Rab! Böyle mi olacaktı, benim cennet yurdum?
Baktım da etrafıma yalnızım, ağladım durdum.

Bir mânâ veremedim, şu Milâdî yılbaşına!
Şaştım da kaldım, Müslümanların vah telaşına!

Çevirdim başımı, nereye ettimse bir nazar.
Gördüm ki, Noel için hazır, yer-yer çarşı-pazar.

Haykırmak gelmişti içimden, seslendim millete.
Heyhat! Duyuramadım, ne Âhmed’e ne Mehmed’e.

Ey Âlem-i İslâm’ın baş tacı, büyük Türkiye!
Mukaddesatı unuttun, Avrupa diye diye!

Yurdumu işgal eylemiş, şu garbın safsatası,
Kiminin maymunu var, kiminin “Noel babası!”

Anladım, zaman geçmekte bugün dünden de beter.
Kim bilir? Yarın ne hâle düşecek bu şaşkın beşer.

Kulaklar tıkanmış, gözlere çekilmiş perde.
Nankör adam, fazilet arıyor geçmiş giderde.

İslâm’dır bu vatanın dini, kitabı Kur’an-ı Kerîm’dir.
Müslümanın bayramı, Ramazan ve Kurbandır.

Kalamaz bu böyle Fatih’in, Yavuz’un diyarı,
Noel kutlamada, geçerek hıristiyanları.

Maziyi düşündüm de, hayran oldum istiklâle
Ecdadıma söz verdim, varmak için istikbâle,

Çanakkale’de şehidlerim kefensiz yatıyor!..
Sakarya’nın rengi, hâlâ kıpkızıl kan akıyor!..

Şehidlik, gazilik şerefidir Müslümanların.
Düşmanlara alkış tutmak, işidir alçakların.

Şu alçakça yaşayanların aklına yanayım.
Gel ölüm gel, neredesin? Kanımla yıkanayım!

İstemem bu hayatı, Sultan etseler cihanda.
Ölürüm, şerefimle yatarım, toprak altında.

Ya Rab! Hidâyet ver kurtulsun bu millete

KONYA SELÇUKLU TEPEKENT GÖLETİ VE SULAMASI İNŞAATI

[000201]

DSİ 4. BÖLGE MÜDÜRLÜĞÜ / KONYA

Konya Selçuklu Tepekent Göleti ve Sulaması İnşaatı yapım işi 4734 sayılı Kamu İhale Kanununun 19 uncu maddesine göre açık ihale usulü ile ihale edilecektir. İhaleye ilişkin ayrıntılı bilgiler aşağıda yer almaktadır.
İHALE İLANI ÖZEL BİLGİLERİ
İhale Tarihi : 21.02.2017 14:30
Niteliği, Türü, Miktarı : Temelden 41,50 m yüksekliğinde kil çekirdekli kaya dolgu gölet ve yaklaşık brüt 330 ha arazinin sulanması amacıyla PE100 basınçlı borulu sulama şebekesi inşaatı Ayrıntılı bilgiye EKAP’ta yer alan ihale dokümanı içinde bulunan idari şartnameden

SELÇUKLU BELEDİYESİ VE TEPEKENT MUHTARINA

 

DSC08956
Değerli tepekentli hemşerilerim geçen pazar tepekente mezar yapmak için gittim kendi çapımızda ufak bir motorumuz var üç tekerli yola düştük ne güzel gittik taa pınarbaşı yol atırdımına kadar asvalt güzel hiç zorlanmadan gittik ama bizim köye dönünce yol köstebek yuvası o çukur bu çukur köye vardık neyse kabirin yanına vardım yük var araba girmesiine imkan yok yol var rampa inan sırtımızla çektik malzemeleri
Kabiri yapıp birde sılayı rahim akraba ziyareti öğle namazı nı eda edip birde yaylamız olan mahramı görelim diye çıktık ama çıkmaz olaydık yollar hendek motorlar çamurda gitmiş dere tepe taşlar yolların içerisinde adeta şavaş yapıyorsun yol gitmiyorsunda mahrama zor kötek vardık ama oruçta olunca insan bayaki zorlanıyor buraya kadar gördüklerimin içerisinde kileri şimdi yazacağım
Değerli hemşerilerim bu yol ayrımından köye kadar olan yol niye yenilenip asvalt dökülmedi bunu belediyeye niçin bildirilmedi bildirildi ise bu hal niçin böyle mezarlık her tarafı ot bürümüş temizlenmemiş insan bir yol açtırır be mermer mezar yaptırdı adam yerine monte edecek yolsuz mezar neişe yarer ayrıca bu yayla yolları niçin açılmadı bunu kim yaptıracak kahvelerde oturup milletin evrağına bir mühür basma ile görevimi yaptım olunmaz köyümüzden bir yayla sahibi abim şunu söyledi bizim muhtardan hayır gelmez başaranın muhtarı söz verdi bu yolları bayramdan sonra açtıracak diye başaranın muhtarından medet umar hale geldik
Önceki yazımda birisi çıkmış muhtarı savunuyor benim hakkımda ileri geri yorumlar yazıyor sen o köyde yaşamıyorsun o yayla yollarını günlük gidip gelmek zorunda olan insanlarımız ne alemde bilmiyorsun ileri geri cemaatcıymış ak partiliymiş ne olursa olsun hizmet getirsin tepekente başımızın üstünde yeri var ama boşuna o makamı meşgul edersen bu dünyada olmassa diğer tarafta hesabını verirsin
Yolda giderken gözüme çarpan diğer bir manzara ise küçücük küçük muhsineye bile tarlalarının başına su döşenmekte ayrıca yayla dağ yolları başaranın özellikle kumlanmış vallahi kıskandım adamlar hizmet için çalışmakta bizse hala siyaset yapmaktayız otobüsler tıklım tıklım dolu gidip geliyor insanlar ve kadınlar dahi ayakta yolculuk ediyor bunu bile görmezden geliniyor işin özü herkes görevini yapsın yoksa bostan korkuluğunuda koysan oda kendini makam mevki sahibi sanar vesselam

TEPEKENTİN BİTMEYEN ÇİLESİ

Tepekente dair bazı eleştirilerimiz olacak bazı insanlara işgal ettiği makamın hakkını vermediğini ve bir iddiadan kaynaklanan makam mevki işgalini ve Tepekentin kaderi ile nasıl oynandığını dile getireceğiz
Siz hergün görüp susarsınız ben yılda bir kaç defa gidip gördüklerime sabır gösteremiyorum yani olurda bukadar aymazlık olur bukadar pasiflik olur ama korkmadan yılmadan bunları tepekentin kaderi ile oynayan insanları eleştirmeye devam edeceğim
Tepekentin sosyal medyada birkaçtane sayfası var herkes halinden menmun gözüküyor ne Eleştiri ne bir söz yok röportaj yapıp hizmet yapılacak şunu bunu yapılacak diye söz alıp takibini dahi yapmıyan hesabını sormuyan insanlarımız var malesef biz eleştirince savunmaya gecen hemşerilerimiz var malesef
Cesaret edip köyün eksiklerini yazadak cesur genç kardeşlerimiz varsa buyurun burası tam yeri

TEPEKENTİN MANEVİYAT ÖNDERLERİNDEN HALİL DEDE

 

 

TEPEKENTİN MANEVİYAT ÖNDERLERİNDEN HALİL DEDE (1882 -1962)
1]Tepekent’in (Tepeköy) mazisinde çok büyük bir iz bırakan, yakın tarihimizde asil bir duruşla yılmadan, korkmadan tebliğ görevini başarıyla yerine getiren mümtaz bir şahsiyet Halil Dede. Değerlerimizin yok edilmeye çalışıldığı bir dönemde bizler için çok fedakârlıkta bulunmuş, çalışmış çabalamış, sofralarımızda çekilen besmelede, kılınan her namazda, okunan surelerde hatırı sayılır bir pay elde etmiş. Peki bütün bunların karşılığında ecdadımızın iman ve istikametinin muhafazası için üstün bir gayretle mücadele eden o velî zat için bizler ne yapabiliriz?

Bilmek, tanımak, yüce ruhuyla tanışmak ve bir Fatiha hediye etmek belki hafifletir biraz yükümüzü. Öyleyse hadi hep birlikte tanıyalım, pek kıymetli Halil Dedemizi.Halil Dede’nin babasına Öksüzoğlu (Mehmet) derlermiş. Bu günkü kavrangilin odasına Öksüzoğlu bakar, odaya gelip giden misafirlerle ilgilenirmiş. Bir gün Konya’dan alış veriş yapmaya gelen bir adamla da ilgilenir Öksüzoğlu, yemek, su getirir, sobasını yakar. Sohbet esnasında, misafir olarak gelen kimse Halil Dede’nin babasına “kaç oğlun var?” diye sorar. O da, “beş tane” der. Misafir “kaçını okuttun?” der. Öksüzoğlu hiç birisini okutamadım deyince, o kişi der ki: “desene beş tane eşeğim var.” İşte bu söz Öksüzoğlu’na dokunur. Kısa bir süre sonra hanımı vefat eder. Omarefendigilin de bir kız kardeşleri varmış, onun da kocası ölmüş. Onunla nikâhlanır ve bu evlilik neticesinde bir tek oğlanları olur. Bu çocuğun adını Halil koyarlar. Öksüzoğlu geçmişte işittiği “beş tane eşeğim var desene” sözünün ezikliğinden bu çocuk sayesinde kurtulmayı ister ve Halil Dede’yi okuması için hocaya gönderir.[2] Çok geçmeden Öksüzoğlu da vefat edince Halil Dede 12 yaşında okumayı bırakır ve evin geçimini üstlenir.Evliliği

Halil Dede, genç yaşta babasının bıraktığı yerden hayatın zorluklarını göğüslemeye çalışır. Yokluk, sefalet ülkenin genel manzarası. Yiyecek un, vs. temel gıda maddeleri ne bulunabiliyor ne alınabiliyor. Sağlıklı beslenme, sağlıklı hayat şartları artık hayal. Çeşitli yerlerde salgın hastalıklar baş gösteriyor. Köyümüz de bu yerlerden birisi. Sağlık görevlileri gelip bütün köylünün elbiselerini bir yere toplayıp yakıyorlar. Kadınların saçları kesiliyor. Yatak yorgan yüzleri yakılıyor.[3] İşte büsbütün yokluğun hayatın her alanını kuşattığı o dönemlerde Halil Dede de babasız olmanın omuzlarına yüklediği ağır yükle mücadele ederken evlilik çağı geldi. Herkes yoksul ama Halil Dede daha da yoksul. Köyden kız bulmak zor. İkinci bir husus da ailesinin kendisine çok ihtiyacı olduğundan Halil Dede’yi askerlikten muaf tutmak amacıyla Omarefendi Derbent’e gidiyor ve İbiris (belki İdris, ancak bu isim daha sonra “İblis” halini alıyor, hatta öyle ki Halil Dede hanımına genelde “İblisin Kızı” diye hitap edermiş) adında bir adamın kızını Halil Dede’ye istiyor. Çünkü o dönemde yabandan (kendi köyünden başka bir yerden) evlenenlerle öksüz bir kızla evlenenler askerlik yapmazmış.[4] Ancak daha sonra çıkan bir kanunla Halil Dede, 6 yıl İstanbul’da askerlik görevini yapmıştır. Askerlik hatıralarını anlatırken de İstanbul boğazına bakan tepelerin ağaçlandırılmasında görev aldığını anlatırmış.

Halil Dede’nin Evi Yanar

İmtihanlar peş peşe gelir. Belki de Halil Dede bir takım musibetlerle ahiretteki yerine hazırlanır. İlk evi köyün merkezinde bu günkü elektrik trafosunun, eski kilisenin yakınında bir yerdedir. Çıkan bir yangında evi tamamen yanar. Omarefendi merhum yardımcı olur, destek çıkar ve karşıyakaya caminin hemen üst tarafında boş bir araziye iki odalı küçük bir ev yaparlar. Böylece Halil Dede, onlarca talebeyi okutacağı karşıyakadaki fakirhanesine yerleşir.

Evini gece gündüz Kur’ân hizmetine açar

Bütün fakirliğine rağmen Halil Dede, evini dinini öğrenmeye hevesli küçük yavrulara açmıştı. Bunlardan biri (ki dışarıdan Halil Dede’ye okumaya gelen, evinde devamlı olarak misafir ettiği, iki kişi olduğunu söyleyen de var) Kalburcu’lu Şükrü isminde bir çocuk vardı, Halil Dede’nin evinde bir buçuk iki yıl kadar misafir olarak kaldı. Burada aldığı eğitimle camide namaz kıldıracak seviyeye gelmişti. Zaman zaman da Karşıyaka Camiî’nde ezan okur, cemaatin önüne geçer namaz kıldırırdı.

Kasabamızda önde gelen ilim adamları

Halil Dede’den başka köyümüzde az ya da çok mürekkep yalamış, halkın nezdinde, saygın ve muteber kimselerin başında şu isimler gelir:

Şemsettin Dede (Erdem): Yukarı Cami’de görev yapmıştır. İdris Hoca’nın babasıdır. İdris Hoca da Aşağı Cami’de görev yapmıştır.

Omar Efendi: Arapça bilgisi ve hafızlığı olan bir hocadır. Halil Dede’nin dayısı olur. yetişmesinde, hayata tutunmasında çok desteği olmuştur. Halil Dede’nin bilgilerini de Omar Efendi merhumdan aldığına dair rivayet vardır.[5] Kadınların dahi kendisinden çekindikleri anlatılır. Öyle ki yoldan geçerken birkaç kadını bir arada otururken görse, dedikodu yapıyorlar diye onları bastonuyla dağıttığı nakledilir.

Ahmet Hoca: Medrese hocası[6] olarak bilinir. Hafızlığı kuvvetli, talebe yetiştiren bir hocaydı. Halil Dede’nin elif-ba okuttuğu talebelere tecvid okutur, hafızlık yaptırırdı. Aşağı Cami’de fahri olarak görev yapmıştır. Halk imamlık ücreti olarak yılda birkaç çuval buğday verirmiş. Kasabamızdaki “Işıldak” soyadlı kişilerin atalarındandır. Bir savaşa katıldığı ve savaşta yüzüne isabet eden bir mermi yüzünden ağzının eğri olduğu söylenir. Ancak bu eğriliğin Kur’ân okumasında bir engeli yoktur. Ahmet Hoca 1950’den sonra talebe okutmuştur. Risk alarak talebe okutan, kritik dönemde köyde tek okutan kimse Halil Dede’dir.

Hüseyin Hoca (Bıcık Hoca): Medresede okumuş, rahatlık döneminde talebe okutmuştur. Gür sesliydi. Karşıyaka Camii’nde ezan okumuş namaz kıldırmıştır. Ezanı Arapça olarak okurdu, ancak jandarma geliyor diye çocuklar haber verince Türkçe okumaya başlarmış. Mezarı, Karşıyaka mezarlığında olup Halil Dede’nin mezarına bitişiktir.

Halil Hoca: Halk arasında cumhuriyet hocası olarak anılmıştır, talebe okuttuğu bilinmemektedir. 1946’da vefat etmiştir.

İlmî Durumu

Yaptığımız araştırmalardan Halil Dede’nin cemaate sohbet edecek kadar yeterli bilgisinin olmadığını anlıyoruz. Ancak çok kuvvetli bir sabrı ve talebe okutma konusunda azmi vardı. Veysel Amca’nın ifadesiyle “o kadar sabırlıydı ki taşı eritmeye çalışırdı.” Öğrenme kabiliyeti zayıf olan talebelerle de uzun uzun uğraşır, bütün bildiğini aktarmaya çalışırdı. Adeta haksızlığa uğramış bir kişinin malını kurtarmaya çalışması gibi bir azimle, mücadeleyle talebe okuturdu. Halil Dede okutmaya hiç ara vermemiştir. Baskının şiddetlendiği zamanlar da bile eğitim devam etmiştir. Çocuklar etrafında adeta tavuğun yavruları misali jandarma gittikten sonra hemen toplanırlardı, o nereye giderse peşinden giderlerdi. O dönemde halka karşı şiddet iyice artmış, devletle millet o kadar zıtlaşmıştı ki, okunmaması konusunda baskı arttıkça millette de okumaya karşı hırslanma artıyordu. Halkın büyüklerinden de bölük bölük namazlıklarını okumaya gelirlerdi. Halil Dede’nin boş geçen bir saniyesi ya da kendisine ayırdığı en ufak bir vakti bile yoktu. Ekmek yerken, su içerken, namaz kılarken dahi etrafında küçük çocuklar, okumak için beklerdi.

Çocukluğu, gençliği 1950’den önce olan hemen herkes namaz sürelerini Halil Dede’den öğrenmiştir. Abbas Halil Dede (80’li yaşlarda olan bu amcamız şu an hayatta): “benim yaşımdakilerin hepsinin hocası Halil Dede’dir” diyor.

Halil Dede’nin köyün hemen hepsine emek vermesi, hiç bilmeyenlerle sabırla, uzun uzun uğraşması halk arasında “Küt Halıl ham tarlayı sürdü, Ahmet Hoca da baklavasını yedi” deyiminin yayılmasına sebep oldu. Çünkü Halil Dede, belli bir seviyeye geleni Ahmet Hoca’ya gönderirmiş. Talebe, Ahmet Hoca da Kur’ân-ı Kerim’i hatmettiği zaman evinde baklava yaptırır, hocasına, arkadaşlarına ikram edermiş. Bu baklavalardan Halil Dede hiç faydalanamadığı için halk da bu durumu böyle ifade edermiş.

Hanımı çok daha fedakârdı

Osman Olgun Amca’ya göre Halil Dede’nin bu derece hizmet etmesinde aslında en büyük pay sahibi onun muhtereme eşidir. İblisin Kızı diye bilinir. Asıl adı Eşe’dir (Ayşe olsa gerek). Yazın tozlu, kışın çamurlu ayaklarıyla eve gelen çocuklara, asla asık yüz, eğri surat göstermez. Soğuk havalarda sobalarını yakar, odayı hazırlar. Oda dediğimiz de zaten dedenin iki gözlü bir evi vardır. Talebeyi okuttuğu yer aslında hem yemeğini yediği hem de yattığı yerdir. Zira diğer odada merkebi, keçisi vardır. Yatağı mısır köklerindendi. İki koltuk değneğiyle Hanımı, ayağında kışın bile giyecek ayakkabısı olmadığı zamanlarda, eve perşembelik[7] getiren çocukların perşembeliklerini, okumaya gelen ancak evinde yiyeceği olmayan diğer çocuklara verirdi. Perşembeliğin üstündeki ekmeği böler çocuklara paylaştırırdı. Osman Amca diyor ki: bence Eşe Ebe bambaşka üstün bir ahlaka sahipti. Eve gelen çocuklara, “aç mısın, “tok musun”? diye sorar, gelen perşembelikleri yine bize paylaştırırdı. O olmasaydı Halil Dede böylece okutamaz, hizmet edemezdi.

Yine Mıhçı Emmi’nin[8] ifadesiyle Halil Dede’nin oğlu Mehmet, kendisi vefat etmeden 1-2 saat önce “vay ciğer anam, 500 tane talebesi var” diyerek sayıklamış.

Eşe Ebe de, 1967’de Halil Dede’den beş yıl sonra vefat etmiştir.

Yağmur Duası

Veysel Kızıltaş Amca anlatıyor: “Halil Dede’nin bir kerametini gördüm. Yağmur duasına çıktık. İnderesine kazanları kurdular. Halil Dede, ağlaya ağlaya, coşkulu bir dua yaptı. Gökte hiçbir bulut emaresi dahi yoktu. Kısa bir müddet sonra müthiş bir rahmet geldi, yağan yağmurun önünden kazanları zor kurtardılar.”

Kadın felç oluyor

Halil Dede’yle tartışan bir kadın,[9] ona kötü sözler söylüyor. Aradan kısa bir süre sonra ağzı-dili tutuluyor ve bir daha konuşamıyor. Halk da bu durumu Halil Dede’ye karşı söylediklerinden dolayı “kadına inme indi (muzul oldu)” şeklinde değerlendiriyor.

Küt Halil mi, Kötü Halil mi?

Halil Dede köyde bir kavgaya karışıyor.[10] Kavga esnasında Omarefendi’nin Rahim varmış. Halil Dede’ye yardım etmek için, eline aldığı büyük bir taşı karşı tarafa atmak ister ancak ters bir hareket sonucu taş Halil Dede’nin kalçasına isabet eder. Halil Dede’nin kalçası kırılır. Tedaviye imkan olmadığı için, ya da ihmallik dolayısıyla Halil Dede’nin bacağı kalçasından ömür boyu sakat, küt kalır. Böylece adı Küt Halil, zamanla da Kötü Halil olarak kalır.

Ders okuttuğu yerler

Hacılar mahallesine giderken sağ tarafta bir odada okuttu. Evi karşı yakadaydı. Oraya günlük karlı havalarda dahi gider gelirdi.

İnderesinde, Mehmet Kızıltaş’a ait evin altında, Sarı Kamilgilin evinde, havut önünde bir evde, yukarı camiye yakın bir yerde ve Yukarı Cami’nin altında, kendi evinde ve köyün içinde muhtelif yerlerde talebe okutmuştur.

Bunlar bizi kovalayacak, biz de okutacağız

Bir gün karşı yakada Mehmet Kızıltaş’ın ahırında talebe okuturken Çini Hasan’la[11] (Çinâsan olarak telaffuz edilir) birlikte iki jandarma gelir. Talebeler kaçışarak sağa sola dağılır. Jandarmalardan birisi Halil Dede’ye karşı diklenir, ters hareket yapmaya kalkışır. Diğeri müdahale eder ve bir şey yapmasını engeller. Halil Dede de jandarmalara: “yavrum ben sakatım, bir perşembelik için okuturum” dedi. Onlar da bırakıp gittiler. Onlar gidince talebeler yine etrafına toplanır, Halil Dede: “Çocuklar bunlar kovalayacak, biz de okutacağız” der.

Dede bi daha okutma!

Abasın Halil Amca anlatıyor: Biz Halil Dede’de okurduk. Köyün eğitmeni Çinasan’la birlikte iki jandarma gelir. Halil Dede’yi sırt üstü yatırıp ayaklarını bağlarlar. Halil Dede’nin gözlerinden yaşlar süzülür. Akan yaşlar Halil Dede’nin uzunca sakalını ıslatır. Bunun üzerine Jandarma merhamete gelir, ve dede bi daha okutma olur mu? Derler. Halil Dede de “tamam yavrum, bi daha okutmam” der. Onlar da ayaklarını çözerler ve bırakıp giderler. Ancak ondan sonra inderesinde[12] bulunan mağaraya gitmek suretiyle derslere devam etti.

Bana Kur’ân’la vurma, al şu bastonla vur!

Halil Dede’nin torunu Bakkal Ramazan Orgun anlatıyor: bir gün otobüsle şehre gidiyordum. Altınapa barajına yakın bir yerden bir amca bindi otobüse. Ben yer verdim. Amca beni tanımak istedi. Ben de Tepeköy’lüyüm, Kötü Halil’in Yusuf’un oğluyum deyince, amca ayağa kalktı beni kucakladı. Yavrum Kötü Halil değil o, Halil Hoca, benim hocamdı diyor ve şu hadiseyi naklediyor: Halil Hocam bizleri okuturdu. Ders okurken de iki çocuğu dışarıya nöbetçi olarak bırakırdı. O gün de nöbetçi çocuklar oyuna dalmışlar ve gelen zaptiyeleri fark edememişler. Zaptiyelerin geldiğini gören çocuklar kaçıştılar. İçeriye giren zaptiyeler birisi, hocamın elinden Kur’ân-ı Kerimi aldı ve Kur’ânla hocama vurmaya başladı. Hocam yattığı yerden doğrulmaya çalıştı Kur’ân’ı almaya hücum etti ve nihayetinde aldı. Zaptiyeye, “be hain bana Kur’ân’la vurma, beni döveceksen al şu bastonla döv” diyerek bastonu uzattı. Zaptiyeler de merhamete geldi ve bırakıp gittiler.

Ayrıca çocuk okutur diye Halil Dede’nin boğazına ip taktıkları, sakalını yaktıkları, falakaya yatırdıkları rivayet edilmektedir. Ancak bu bilgilerin sağlamasını yapamadık. Şu kadar var ki jandarma takibi birkaç değil çok defa olmuştur. Hatta hiç rahat verilmemiş, takibin arkası kesilmemiştir. Belki de onu kurtaran, ayağının topal olmasıydı. Kendisine gelen jandarmaya “oğlum ben topal, sakat bir adamım, perşembelik için okuturum” dermiş. Çoğu kez de bu ifadesi sayesinde kolayca kurtulmuştur.

Yine bir gün Halil Dede talebeleriyle ders okurken iki jandarma, yanlarında Çinasanla birlikte baskın yaparlar. Çocuklar kaçışır, jamdarmalar Halil Dede’yi yakalayıp tartaklayarak muhtar Hacıgara’nın evinin yakınında bulunan odaya götürürler ve ahıra kapatırlar. Topal Mustafa olarak bilinen bir amcamız, dağdan odun getirmiş. Evine gelir gelmez, daha oturmadan jandarmaların Halil Dede’yi yakaladıklarını eziyet ettiklerini duyunca, hemen baltasını omzuna alır ve bir hışımla doğru hacılar mahallesindeki odaya gelir. Yüreğindeki imandan aldığı cesaretle: “nerede Halil Dede, ne yaptınız ona!” diye haykırır, odada bulunanlara. Kimse çıkmaya cesaret edemez. Ağırda kapatılmış olduğunu anlayan Mustafa amca, kapının kenarına baltayı vurur[13] ve içeriden Halil Dede’yi kurtarır. Ondan sonra Halil Dede biraz daha rahat bir okutma dönemi geçirir.[14]

Yukarı Cami’de okutmaya devam

Yukarı Caminin altında çok çocuk okuttu. Yukarı Cami’ye yakın Şükrü Aran’a ait küçük dükkan benzeri bir yerde (kasabanın merkezindeki elektrik trafosuna yakın bir yer) kaldı ve camide çocuk okuttu. Bu esnada jandarmanın baskı ve tehditlerine maruz kaldı. Bir süre burada eğitime devam ettikten sonra İnderesi tarafına görünürde ekin bekleme amacıyla yaptığı bir “tol”a (ağıl) yerleşti, orada talebe okutmaya devam etti. Hıdırillezden sonra çıktığı bu tolda harman sonuna kadar kaldığı, sabahtan öğleye kadar ve öğleden sonra olmak üzere günde iki kez derse devam eden talebeleri okuttuğu belirtilmiştir. Jandarmanın takip ve baskısı burada da devam etti. Jandarmanın baskını esnasında çevredeki mağara ve dağa doğru çocukların kaçışırlardı.

Ladik’li Ahmet Ağa’nın işaret ettiği kişi Halil Dede miydi?

Ladik’li Ahmet Ağa’nın, kendisini ziyarete giden köylülerimize “Giyrette bizim bir kardeşimiz var” sözünün, o yıllarda köyümüzde her türlü sıkıntılara göğüs gererek talebe okutan Halil Dede olduğu konusunda köyün ileri gelenleri arasında fikir birliği oluşmuştur.

Benzer bir hadise de şöyle gerçekleşiyor. Sakarya Mevlüt Aksoy anlatmış.[15] 1974’lerde köyde kursun ilk yapıldığı yıllarda Ladik’e teberruya giderler. Kimseden bir yardım alamazlar. Sonra yanlarına iki kişi gelir, evlerine davet ederler. Sohbet esnasında bu iki kardeş kendilerinin Lâdikli Ahmet Ağa’nın evlatları oldukları anlaşılır. İki kardeş, birlikte dışarı çıkarak kısa bir sürede, belki on tane köyden elde edilecek miktarda bir parayı toplayıp köylülerimize verirler. Sonra da şöyle söylerler: “Rahmetli babam da (Lâdikli Ahmet Ağa) “Tepeköy’lü bir arkadaşım var” diye anlatırdı, ancak isim söylemezdi.”

Gelecekle İlgili Sözleri

Halil dede’nin ferasetli, basiretli bir insan olduğunu hissettiren bazı sözlere rastladık. Mesela o şöyle söylermiş: Gelecek neslin yapı itibariyle ufak bir hal alacağını ifade babında, “kangal dikenine, “bu ne kadar büyük ağaçmış” diyecekler” dermiş. Yine şu sözü televizyonun adının bile henüz konulmadığı o zamanlarda insanlara çok garip gelirmiş: “Dünyanın öte bucağında konuşulacak, burada duyulacak.” Benzer ifadelerinden bir kaçı da şöyledir.

“Ankara’da (dış devlette diyen de var) eşek anıracak, buradan hem görülecek hem de sesi duyulacak.”

“Büyükler geri kafalı görülecek, küçükler sağ sedirde oturacak, büyükler geride kalacak.”

“Bir güdek eşekli bin koyunluya, sen sensin, ben de benim diyecek,” ya da “bin koyunlu bir güdek eşekliye uyacak”

“Zaman gelecek bina, zina yarışına girecekler”

“Ana babanın sözü evladına geçmeyecek” derdi.

En sık kullandığı söz de “beri bak hele” ifadesiydi.

Bu görev bana Allah tarafından verildi

Talip Hocam,[16] Halil Dede’yi son zamanlarında, ziyaretine gittiğini, yatağında uzanmış halde iken “Bu görev bana Allah tarafından verildi” dediğini nakletmektedir. Bu ifadeden anlaşıldığına göre Halil Dede, kendi başına hareket eden, sıradan bir insan değildi. Manevi bir yönü, üzerine yüklenen ulvî bir sorumluluğu ve de bir mertebesi vardı mutlaka. Merhum Lâdik’li Ahmet Ağa’nın işareti de bu manevi vazifeye işaret olsa gerektir.

Vefatından önce

Sille’den gelen bir arkadaşına,[17] vefatından bir hafta önce söylediği şu söz onun derecesini anlamak için yeterlidir. “Gideceğim yer bana gösterildi, ben böyle bir yer beklemiyordum. Hâlihazırda iyi bir yere gidiyorum, cennete gidiyorum” dediği nakledilmektedir.[18] Ömrünü Kur’ân’a, talebeye adayan Halil Dede 1962’de ahrete irtihal etti. Karşıyaka Camii’nde kılınan namazın ardından, cenazesi Karşıyaka mezarlığına defnedildi.

Ruhu şâd olsun. 27.06.2011 KEMAL ALTUN KARDEŞİMİZE ÇOK TEŞEKKÜR EDERİZ

Hazırlayan: Hilmi Kemal Altun

Okumaya devam et

%d blogcu bunu beğendi: